Ana Sayfa | Bilgiler | Hizmetlerimiz | İrtibat
Dahiliye.. Göz.. Doğum.. Diş.. Fizik Tedavi.. Tomo-röntgen.. Labaratuar.. Ameliyathane.. Hasta kabül.. Ambülans..

Baş Ağrıları
Sarılık
Çocuğunuzun aşırı kiloları
Selülite
Diş beyazlatma
Grip
Strese bağlı mide problemleri
Kalp krizi

 

BAŞ AĞRILARI

Her beş çocuktan biri, düzensiz aralıklarla baş ağrısı çeker. Baş ağrıları, tek bir hastalık olarak ya da başka bir hastalığın belirtisi olarak ortaya çıkabilir. Baş ağrılarının sebepleri çok çeşitlidir. Bir çok enfeksiyon hastalıklarında örneğin göz, diş, boyun, burun ya da kulak gibi baş ağrıları görülür.

Baş ağrılarının diğer sebepleri ise, boyun omurgasındaki hasarlar, kafadaki iltihaplanmalar ya da tümörler, yüksek tansiyon, beyin sıvısının akışkanlık sorunu ve de ruhsal sorunlardır. Baş ağrısının özel bir türü ise, migrendir. Dikkatli bir gözlemle baş ağrısının nedeni ve onu arttıran faktörler bulunabilir.

Çocuk doktoruna teşhisi kolaylaştırmak için, baş ağrılarının başlama şartlarını gözlemlemek gerekir, yani : Ağrılar ani ve şiddetli mi, yoksa hafif başlayıp şiddetleniyor mu? Ağrı tek mi çift taraflı mıdır? Günün belli saatlerinde mi yoksa belirli hava şartlarında mı baş ağrıyor? Belli yemeklerden sonra baş ağrıyor mu? Çocuğun baş ağrısından başka şikayetleri ya da ateşi var mıdır? Baş ağrısı ne kadar sürüyor? Çocuk baş ağrısından kısa bir süre önce başını bir yere vurdu mu? Baş ağrıları; kusma, boyun tutukluğu, 38 dereceden yüksek ateş ile birlikte ortaya çıkarsa, çocuk derhal doktora götürülmelidir.

Sebebi anlaşılamayan baş ağrılarından çoğu kez karartılmış bir odada istirahat ya da temiz havada bir yürüyüş iyi gelecektir.



SARILIK

Yeni doğan döneminde görülen sarılık ya fizyolojiktir veya kan uyuşmazlığına bağlıdır, kırmız kan hücrelerinin yıkımına bağlı olarak deride sarılık oluşur, yüksek değerlere varır ise, ışık tedavisi veya kan değişimi yapılarak bebeğe zarar verilmesi önlenir, mikrobik değildir, bulaşmaz.Çocukluk çağında görülen sarılıkların etkeni hepatit virüsleridir, hepatitler, A, B, C, D, E, F, G... şeklinde isimlendirilirler.

Hepatit A (enfeksiyon hepatit) daha çok dışkı, idrar, sular, tuvaletlerden bulaşır. Kuluçka dönemi kısadır, gribe benzer halsizlik, bulantı, hafifi ateş, gibi belirtilerle başlar, genellikle selim seyreder, sık görülür. Aşı ile koruma önerilir.

Hepatit B kan, kan virüsleri, yakın temas ile geçer, klinik belirtileri A hepatit gibidir. Yalnız kronikleşme ve taşıyıcı olma oranı yüksektir. Ülkemizde taşıyıcılık % 4 – 10 arasında değişmektedir. Karaciğer kanserine yol açtığından, tehlikelidir ve aşı ile korunulması mümkün olan bir hastalıktır.

Diğer hepatitler için henüz aşı yoktur ve onlar A ve B’ ye oranla daha az görülmektedir.Annesi hepatit B taşıyıcısı olan yeni doğana bulaşmayı önlemek için doğumdan hemen sonra hepatit B aşısı ve hiperimmum globilini yapılmalıdır. Bütün gebelerin hepatit B için taranması önerilmektedir.


Çocuğunuzu Aşırı Kilolardan Koruyun!..

Çağımızın en önemli hastalıklarından obezite maalesef artık çocukları da tehdit ediyor. Obezitenin en korkutucu yanı ileri yaşta diyabete neden olması, kalp-damar hastalıkları riskini arttırması.

Bunu engellemek elbette mümkün..
Aşırı şişmanlık olarak tanımlanan obezite, artık çocuklarda salgına dönüşmekte. Bu artışın en önemli nedeni ise çocukların meyve suları, gazlı içecekler ve fast food tarzıyla hatalı beslenmeleri. Ayrıca teknolojinin gelişmesiyle birlikte çocukların hareketsiz bir yaşam sürmeleri de bir başka önemli faktörü oluşturuyor.

Nasıl korunmalı?
Obezitenin temelleri aslında bebeklik döneminde atılıyor. Çocukları obeziteden korumak için bu dönemde anne sütüyle besleme gerekiyor. Çünkü mamayla beslendiğinde bebeğin ne kadar yiyeceğine anne karar verirken, bunun aksine emzirmede bebek makul bir kilo alacak kadar emiyor.Öte yandan çocukluk çağında çocuğun okulda nasıl beslendiği takip edilmeli. TV ve bilgisayar bağımlılığı çocukları hareketsiz bir yaşama sürüklüyor. Çocuğun günde 2 saatden fazla TV izlemesini ve bilgisayar başında zaman geçirmesini önlemekte büyük yarar var.

- Çocuğunuza örnek olmak için dengeli ve sağlıklı beslenin.
- Hamburger, makarna, patates, pirinç, kek ve çikolata gibi fazla kalori içeren besinleri kısıtlayın.
- Meyve suyu ya da gazlı içecekler yerine onları su içmeye teşvik edin.
- Sebze, meyve, balık ve zeytinyağı ağırlıklı öğünlere önem verin.
- TV karşısında ya da ayakta atıştırma tarzında beslenmeye engel olun.

SELÜLİT...

Bir fincan kahve bağımlılık yapıyor

Amerikalı bilimadamları, sabahları içilen bir fincan kahvedeki kafeinin dahi bağımlılık yaptığını ortaya çıkardı. Baltimore'daki Johns Hopkins Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, düzenli olarak günde bir fincan kahve tüketmenin bile kafein bağımlılığına neden olabileceğini açıkladı olduğunu, ucuz ve ulaşılabilir olduğu için kullanımının kolayca sürdürülebildiğini söyledi. Griffiths, son araştırmanın, her zamanki miktarda kafein almayan insanlarda, baş ağrısı, bitkinlik ve konsantrasyon güçlüğü gibi olumsuz belirtiler görüldüğünü ortaya koyduğunu belirtti.Araştırma sonuçlarına göre, günlük “dozlarını” almayan kişilerin yüzde 50'sinde baş ağrısı görülürken, yüzde 13'ünün iş verimlerini düşürecek şikayetler meydana geliyor.
Uzmanlar, kafein bağımlılığının sona erdirilmesi için, kafein içeren ürünlerin tüketiminin yavaş yavaş azaltılarak, onların yerine kafeinsiz benzerlerinin tüketilmesini öneriyor

SELÜLİTE ELVEDA DEYİN!..

Kusursuz bir güzellik her kadının hayali. Fakat dengesiz beslenme ve hareketsizlik sonucu oluşan selülitler, maalesef bunun gerçekleşmesini önlüyor. Oysa düzenli bir hayat ve tedavi yöntemleri sayesinde güzel bir vücuda kavuşmak artık hayal olmaktan çıkıyor.
İster zayıf olsun ister şişman, kadınların yüzde 90'ının en büyük problemlerinden biridir selülit. Selülit; genellikle bacakların üst, diz ve bileklerin iç, kaba et ve baldırların arka kısmında görülen, hormonal ve dolaşım bozukluğundan kaynaklanan bir rahatsızlıktır. Uzmanlar, sağlıksız yaşam koşullarının, dengesiz beslenmenin, fazla alkol, sigara tüketiminin ve hareketsizliğin vücudun yağ hücrelerinde toksin birikmesine, bunun da selülite yol açtığını söylüyor. Toksinleri vücuttan dışarı atabilmek için diyet ve hafif egzersizlerin yanı sıra, anti selülit ürünleriyle vücut masajı da yaptırmak gerekiyor. Selülit, vücutta fazla yağ birikimi sonucu oluşan bir hastalık. Bu durumda, vücuda alınan yağ miktarı azaltılmadığı sürece, selülitin de kolay kolay yok olmayacağı bir gerçek. Tedavinin mutlaka düşük kalorili, su açısından zengin, tuz açısından zayıf olan bir diyetle desteklenmesi gerekiyor. Ayrıca diyet sırasında ve sonrasında bol miktarda da su içilmeli. Toksinlerin vücuttan atılabilmesi için, günde 1.5 litreden fazla su ya da şekersiz sıvı tüketmek şart.

Selülitten kurtulmanın yolları
Kişiye özel hazırlanmış sağlıklı, vücudun belirli bölgelerini incelten bir aerobik programı, selülitlere elveda demenin en ideal yolu. Aerobik düzenli bir şekilde uygulandığı takdirde vücudu genel olarak şekillendiriyor. Başlangıç safhasında vücudun üst kısmından kilo veriliyor. Kalçalardaki yağlardan kurtulabilmek için de diyet ve aerobik yapmaya devam etmek gerekiyor. Bunun dışında dikkat etmeniz gereken başka noktalar da var:

Doğru beslenme alışkanlığı
Sofradaki kötü alışkanlıklardan vazgeçin. İşe yağ, tuz ve şekerden uzak durarak başlayabilirsiniz.

Damar yetmezliği
Bir başka deyişle 'dolaşım bozukluğu', kadınlarda çok görülür ve selülit semptomları olanlarda kaçınılmazdır. Bu nedenle çok sıkı giysilerden, çok sıcak banyodan ve uzun süre güneşte kalmaktan kaçınmak gerekir.

Strese karşı savaşın
Stresinizi sakinleştirici ilaçlarla azaltmak yerine, yoga gibi doğal yöntemleri tercih edin.

Selülit kremleri
Eğer başka bir önlem almıyorsanız, sadece antiselülit kremleri kullanmanız başarısızlıkla sonuçlanır.

Mezoterapi ile güzelleşin
Günümüzde selülit tedavisinde en sık kullanılan yöntem olan 'mezoterapi'; orta deriye ince uçlu iğnelerle ilaç enjekte ederek bölgeyi tedavi ediyor. Cilt Hastalıkları ve Mezoterapi Uzmanı Doç. Dr. Melisa Eczacıbaşı, selülit tedavisi ve bölgesel zayıflamada etkili olan yöntemin bacak, karın, kalça, diz çevresi, karın, mide, sırt veya kola uygulanabileceğini söylüyor. İlaç, o bölgedeki yağ bloklarını yıkıp kan dolaşımını artırmasına neden olduğundan, seanslara düzenli bir şekilde devam edildiğinde bölgedeki selülitler yok olup 15 - 20 cm arasında zayıflama meydana geliyor. Mezoterapi ile zayıflamanın en büyük avantajlarından biri, bölgede incelme sağlanırken sarkma sorununun olmaması. Tam tersine bölgede toparlama görülüyor. 10 - 15 dakikalık tedavi, ortalama 8 - 10 seans sürüyor. Tedaviden sonra kişinin günlük hayatını etkileyecek herhangi bir durum olmuyor, ama bazen yapılan iğne yerinde küçük birkaç morarma noktası görülebiliyor. Mezoterapi; yüksek tansiyon, deride açık yaralar, kasık fıtıkları, varis oluşumu gibi durumlarda, ayrıca kanserli hastalara, hamilelere, ilaç tedavisi altında olanlara ve diyabetiklere uygulanmamalı.

Selülit tedavisinde diğer öneriler
Çiğ ya da pişmiş taze sebzeleri, özellikle ananas ve greyfurtu bol tüketin.
Unlu, şekerli, baharatlı, salçalı yiyeceklerden, kola, kafein, alkol ve sigaradan kaçının.

Hayvansal proteinlerce zengin diyet uygulayın. Böylece dokular çok gevşemeden incelme sağlanır.

Selülit düşmanı besinler:
Çilek: Dokuları sıkılaştırıcı silisik asit ve vitaminler içerir.
Keten tohumu: İçinde yağ asitlerini birbirine bağlayan safra maddeleri bulunur.
Ananas: Metabolizmayı hızlandıran enzimlere sahiptir.
Karides: Protein açısından çok zengindir ve kasları güçlendirir.
Yulaf ezmesi: Kalojen yapımı için gereken bakır ihtiva eder.
Kivi: Bağ dokularında kalsiyum depolanmasını engeller.
Lahana: C vitamini açısından zengindir, kan dolaşımını hızlandırarak, vücudun boşaltımını kuvvetlendirir.

Yenmemesi gerekenler:
Sosis: İçerdiği hayvansal yağ nedeniyle bağdokusunun gevşemesine neden olur.
Çikolata: Yağ ve şekerden oluştuğu için fazla kilo aldırır.
Alkol: Yüksek oranda alınan alkol, karaciğere ve karaciğerin süzücü işlevine zarar verir.
Kahve: Damarları daraltır.
Sakatatlar: İçerdikleri zararlı maddelerle bağdokusunu olumsuz etkilerler.
Tuzlu fıstık: Tıpkı diğer çok tuzlu besinler gibi vücutta su tutulumuna neden olur.
Sucuk: Bol miktarda tuz ve yağ içerir.



DİŞ BEYAZLATMA

'Düzgün temiz ve beyaz dişler gerçekten de kişinin kendine verdiği önemi, kültürel yapısını, karakterini ortaya koymakta. Çok düzgün dişleri olan kişilere herkes imrenir. Buna sahip olabilmeniz için teknoloji ve bilim bize tüm olanakları sağlıyor.Düzgün dişlere sahip olmak, özellikle de dişlerimizin doğal halini koruyarak sahip olmak her yaşta mümkün. Evet ortodonti bize çok güzel imkanlar tanıyor. İster 30 yaşında olun, ister 60 dişlere tel takılması yoluyla dişleri düzeltmak mümkün. Dişlerin doğal hali korunarak, üstelik de çok kısa zamanda estetikle ilgili düzenlemeler yapılabiliyor.

Diş teli konusunda çeşitli seçeneklere de sahipsiniz. Örneğin diş tellerinin dişle aynı renk olanları, hatta ve hatta görünmeyenleri bile var. Düzgün dişlere sahip olmanın yanı sıra, dişlerimizin beyaz olmasını da isteriz. Artık dişlerinizin 10 kat daha beyaz olması mümkün. Yeni beyazlatma sistemleri ile 1,5 saat içinde dişlerde 8-10 kat daha fazla beyazlık elde etmek mümkün. Bu noktada hastaların ayırdetmekte zorlandıkları bir konu var: Diş yüzeyi temizliği ile beyazlatma işlemi.

Dişlerinizi günde iki kere, özellikle de gece yatmadan önce düzgün teknikle fırçalarsanız ve sadece fırçalamış olmak için fırçalamayıp, 3 dakika boyunca diş etini ve her dişi tek tek fırçaladığınızdan emin olarak bu işlemi gerçekleştirirseniz, günde bir defa diş ipi kullanırsanız, doktorunuz tarafından yapılan diş yüzeyi temizliğine ihtiyacınız kalmaz. Besin artıklarından diş yüzeyine yapışan kalıntıları fırçalama ile temizlediğimiz sürece, sağlıklı, temiz diş ve diş etlerine sahip olursunuz.

Dişlerinizin rengi, ten renginiz, saç renginiz gibi kalıtımsal bir özelliktir. Beyazlatma ise dişinizin doğal rengini daha beyaz hale getirmeye yarar. Beyazlatma ile ilgili en çok sorulan soruların başında beyazlatma işleminin dişlere ve diş minesine zarar verip vermediği gelir. Beyazlatma dişlere ve diş minesine zarar vermez. Diş yapısı gözle görülmeyen kanalcıklar içermektedir ve bu kanalcıklar içinde de sıvı vardır. Dişimiz ağız içinden, tıpkı bir sünger gibi sürekli sıvı emmektedir. Bu yüzden çok içilen çay, kahve, cola, kırmızı şarap gibi renkli içecekler dişlerin rengini koyulaştırmaktadır. Beyazlatmada kullanılan yöntem, dişin yapısını bozmadan sıvı dengesinin değişimi ile bu beyazlatmayı yapmaktadır. Kesinlikle dişin yapısına zarar vermez, diş minesini aşındırmaz.

Diş beyazlatma ağrılı bir işlem değil. Uygulama tamamen ağrısız. Müzik dinleyerek, televizyon seyrederek 1,5 saat uzanıyorsunuz. Doktorunuz işleminizi yapıyor. İşlemden sonra 100 kişiden 5'inde sadece bir gün süren gittikçe hafifleyen bir hassasiyet görülmüştür. Tek bir ağrı kesici ile çok kolay kontrol edilebilir ve bir günü geçmeyen bir hassasiyettir.

Dişlerini beyazlatmak isteyenlerin merak ettiği bir diğer konu da, dişlerin ne süreyle bu beyazlığı koruyacağıdır. İşlemden sonra düzgün fırçalama ve renkli sıvı içeceklerden mümkün olduğunca uzak durmanız koşuluyla, 3 yıl boyunca bu uygulamayla elde ettiğiniz beyazlığı koruyabilirsiniz. Bunun yanında eve verilecek ev beyazlatma kiti ile her ay 1 saatinizi ayırarak vereceğimiz ilacın uygulanması ile bu süreyi uzatabilir aynı zamanda ilk günkü beyazlığınızı koruyabilirsiniz.

Beyazlığı takviye etme amacıyla kalem ruj şeklindeki beyazlatma ilacını dişlerinizi fırçaladıktan sonra dişlerinize sürüp 3 dk bekleyip, yine dişlerinizin ilk günkü beyazlığına dönmesini sağlayabilirsiniz.Diş beyazlatma, bilimin estetik ve kozmetik olarak bize kazandırdığı avantajlardan biridir. Düzgün tekniklerle ve düzgün ürünlerle alınan sonuçlar gerçekten tatmin edici ve güzeldir.



Grip Nedir?

Grip, burun, bronşlar ve akciğerden oluşan solunum sisteminde meydana gelen, Influenza A, Influenza B ve Influenza C virüslerinin neden olduğu yüksek derecede bulaşıcı viral bir enfeksiyondur. 1-2 hafta içinde hastalar genellikle iyileşirler ancak etkileri haftalarca devam edebilir. Bazı hastalardaysa hayatı tehdit edici komplikasyonlar (pnomoni gibi)gelişebilir.

Sonbahar ve Kış aylarında görülür. Pik yaptığı aylar Ekim - Mart aylarıdır. Grip son derece ciddi bir hastalık olup, kış mevsiminin en şiddetli hastalıklarından biridir. İşgücü kaybı açısından bakıldığında en yüksek maliyete yol açan hastalıkların başında yer almaktadır

Soğukalgınlığı Nedir?

Soğuk algınlığı sonucu oluşan enfeksiyonlarda etken %90 virüslerdir. Soğuk algınlığına neden olan 200 kadar değişik virüs tanımlanmıştır.

En sık görülen virüsler,
- Rninovirüsler %15-40
- Coronavirüsler %10-20
- Parainfluenza virüsü %5-10
- Respiratuar sinsial virüsler %6

Soğukalgınlığı kişiden kişiye bulaşır. Başlangıçda bu bulaşmanın "damlacık enfeksiyonu" ile yani aksırma, öksürme ile etrafa saçılan damlacıkların içindeki virüslerin havada kalması ile olduğu sanılmaktaydı. Ancak şimdi mevcut kanıtlar bulaşmanın virusu almış hastanın elinden hassas insanlara geçmesi ve hassas bireylerin de nazal (ağız-burun) mukozalarına sürmeleri ile olduğu yönündedir. Bu nedenle soğuk algınlığının bulaşmasını engellemenin yolu ellerin sık yıkanmasıdır.

Yapılan araştırmalar havanın soğukluğunun soğuk algınlığı hastalığının başlaması ve seyretmesi ile ilintili olmadığını göstermiştir. Üstelik bu araştırmalara göre psikolojik stres, üst solunum yollarını etkilleyen alerjiler ve adet dönemlerinin hastalığa yakalanma riskini artırdıkları saptanmıştır.

Soğuk algınlığına bir çok virüs sebep olabileceği için de vücut hiçbir zaman bu virüslerin tümüne direnç geliştiremez. Bu sebeple her sene tekrar tekrar soğuk algınlığı geçirilebilir.

Soğuk algınlığında,
- Soğuk algınlığı tanısını koyup var olan belirtileri belirlenmelidir.
- Belirtilere göre tedavi yapılmalıdır.

Belirtiler nelerdir ?
- Ateş
- Baş ağrısı
- Eklem ve kas ağrısı
- Yorgunluk hissi,
- Akan ya da dolu burun
- Hapşırma
- Boğaz ağrısı
- Göğüs doluluğu

Ne Yapmalı ?

Aşağıdaki durumlardan herhangi birinin görülmesi halinde ve belirtilerin geçmemesi durumunda mutlaka doktora başvurmak gerekmektedir.
? 39 C'yi geçen ateş
? Sürekli yada çok kıvamlı balgam üreten öksürük
? Nefes alırken ağrı
? Devamlı kulak ağrısı
? Şişmiş lenf bezleri
? Yutkunurken zorlanma

Tedavi

Soğuk algınlığında belirtiler giderilerek hasta rahatlatılır. Bazı ilaçlar birden fazla etken madde içermektedirler. Bu maddelerin ne olduklarını bilip sadece ihtiyaç duyulan etken maddeleri içeren ilaçları kullanmak gerekir.

Ateşi düşürmek ve ağrıyı azaltmak antipiretik ve analjeszikler yani ağrı kesici ve ateş düşürücüler kullanılmaktadır. Hafif ve orta dereceli ateşlerin düşürülmesi için tüm dünyada 124 yıldır parasetamol güvenle kullanılmaktadır.

Hapşırık ve kaşıntı semptomlarını azaltmak için antihistaminikler kullanılmaktadır. Antihistaminikler birinci ve ikinci kuşak antihistaminikler olmak üzere iki grupda incelenmektedir. Birinci kuşak antihistaminikler uyku (sedasyon) yapma özelliğinde olduğu için çalışanların özellikle de trafikde bulunan kişilerin,dikkat gerektiren işlerde çalışan kişilerin kullanmadan önce dikkat etmeleri gerekmektedir. İkinci kuşak antihistaminikler uyku hali yapmadıkları için daha güvenle tercih edilebilir. Grip ve soğukalgınlığı tedavisi için, içinde uyku hali yapmayacak antihistaminik bulunan ürünler kullanılması hem iş gücü kaybını önleyecek hem de kısa sürede tedaviyi sağlayacaktır.

Burun tıkanıklıklarının giderilmesi ve üst solunum yollarındaki konjesyonu (tıkanıklığı) azaltmak için dekonjestanlar kullanılmalıdır. GlaxoSmithKline'ın soğukalgınlığı ürünleri içindeki dekonjestan madde ppa (fenilpropanolamin) değil pseudoefedrindir.

İki farklı türde öksürük vardır. Eğer balgamlı bir öksürük var ise balgamın sulandırılıp solunum yollarından atılabilmesi için ekspektoran içeren bir öksürük şurubunun kullanılması gerekir. Dünyada en yaygın olarak kullanılan ekspektoran madde guaifenesindir

Eğer kuru, gıcık yapıcı türde ve özellikle akşamları rahatsız eden bir öksürük var ise antitüssif özellikteki ilaçların kullanılması uygundur. Antitussifler beyindeki öksürük merkezini baskılayarak öksürüğün kısır döngüsünü kırar ve öksürüğün sayı ve şiddetini azaltırlar. Dekstrometorfan içeren antitussifler kuru öksürüğün sayısını azaltan etkin madde olarak kabul edilmektedir.


STRESE BAĞLI MİDE PROBLEMLERİ

Beyin ve sindirim sistemi güçlü bir şekilde benzer hormonlar ve sinir sistemi etkisi altındadır. Dolayısıyla, uzamış stres ile birlikte görülen sindirim bozuklukları, kalın barsak uyarısı ile oluşan ishal, kabızlık, kramp ağrıları ve şişkinlik şaşırtıcı değildir. Aşırı miktarda sindirimde rol oynayan asit üretimi ile ağrılı yanma görülebilir.

İrritabl Barsak Sendromu ( spastik kolon ) ve stres arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Bu hastalıkta, kalın barsaklar ve kısmen ince barsaklar stres ile uyarılır ve barsak kaslarında düzensiz kasılmalarına neden olur. Karında şişkinlik olur ve hastada kramp tarzında karın ağrıları ve değişik zaman dilimlerinde ishal ve kabızlık görülebilir. Strese bağlı uyku bozukluklarıda irritabl barsak sendromu şikayetlerini arttırabilir.

"Nonülser Dispepsi": Sindirim sisteminin üst bölümünde, şişkinlik, ekşime,yanma, ağrı, baskı, bulantı, geğirme hissi ve benzeri şikayetlerin genel bir adıdır. Hastaların bazılarında stresle bulguların kötüleştiği ve bazende stresin bulguları tetiklediği gözlenmiştir. Dispeptik şikayetlerle doktora başvuran hastalarda sağlıklı gruba göre daha fazla oranda anksiete ve depresyon görülmüştür ve aynı zamanda kendilerinde ciddi hastalık çıkması endişesi vardır.

Peptik Ülser: Günümüzde artık çoğu peptik ülserin H.pylori bakteri etkisi veya streoid olmayan iltihabı giderici ağrı kesicilerin kullanımı ile oluştuğu bellidir. Bundan dolayı, yapılan çalışmalar hala stresin ülsere zemin hazırlayan bir neden veya varolan ülserin sürekliliğinde rol oynadığı düşündürür. Fakat bazı uzmanlar, ülser vakalarının % 30-60'ında ( H.pylori veya ağrı kesicilerle olsalar da ) sosyal ve psikolojik faktörlerin katkısı olduğunu belirtirler. Diğer bazı uzmanlar da stres ve ülser arasında güçlü bir ilişki olduğuna ve psikolojik etkilerin dikkatlice ele alınması gerektiğine inanırlar.

İltihaplı Barsak hastalığı ( İnflamatuar Barsak hastalığı ): Stres bu hastalığı oluşturan bir neden olmasada ( Crohn hastalığı veua ülseratif kolit ), stres ve hastalık aktivitesinin artması arasında ilişki olduğunu gösteren yayınlar vardır. Örneğin bir çalışmada, kısa süreli stres ( 1 aylık ) ülseratif kolit hastalığının alevlenmesinde etkisi olmazken, uzun süreli stresi olanlarda, olmayanlara göre 3 kat daha fazla hastalıkta artış olmuştur.

Yeme Problemleri
Stresin yeme problemleri ve kilo üzerinde değişik etkileri vardır.

Kilo alımı: Sıklıkla stres kilo alımı ve obezite ile ilgilidir. Bir çok kişi gerginliğini azaltmak için yağlı ve şekerli gıdalar tüketir, sonuçta da kilo alır. Bazı kişilerde strese maruz kalındığında normal sağlıklı diyetle bile kilo alımı görülebilir ve alınan kilo genelde karında çevresinde belirgindir ve bu da kalp ve şeker hastalıklarının habercisi olabilir. Majör stres hormonu olan kortizol, karın çevresinde yağlanmaya katkıda bulunur.

Kilo Kaybı: Bazı insanlar isızlıktan yakınırlar ve kilo kaybederler. Nadiren, stres tiroid bezinin fazla çalışmasına sebep olur ve iştahı uyarır, fakat sonuçta vücutta normalden daha fazla oranda kalori yakılması ile kilo kaybı olabilir.

KALP KRİZİ

Kalp krizi (Akut Miyokard Enfarktüsü), kalbi besleyen ve kalbin yüzeyinde seyreden (epikardiyal) damarların genellikle damarın iç yüzeyindeki plağın üzerinde gelişen pıhtıya bağlı tıkanmasıdır. Bu tıkanma neticesi tıkanan damarın beslediği kalp kasında nekroz (ölüm) meydana gelir.

Kalp krizi birçok nedene bağlı olsa da, yaklaşık yüzde 90 neden, kalp damarındaki bir plağın zedelenmesi neticesi orada oluşan pıhtının damarı tam tıkamasıdır.

Kalp damarlarında yağlanma daha çocukluk yaşlarında başlar ve yıllar geçtikçe var olan faktörlerin etkisiyle, bu yağlanma çizgileri plak haline gelip damar içinde çeşitli derecelerde daralmaya neden olurlar. Bu faktörlerin başında sigara içme, kan kolesterolünün, özellikle kötü huylu olarak isimlendirilen LDL-kolesterolün yüksek olması, iyi huylu olarak isimlendirilen HDL-kolesterolün düşük olması, ailesel yatkınlık, şişmanlık, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve stres gelmektedir.

Damar duvarında oluşan bu plaklar yıllar içinde yavaş yavaş ilerleyerek belli bir derecenin (genellikle yüzde 70) üstüne çıktığında, kişide efor sırasında gelen, dinlenmeyle 5-10 dakika içinde geçen göğüste baskı, yanma, ağrı şeklinde ortaya çıkar. Ancak hastaların önemli bir bölümünde kalp krizi, öncesinde herhangi bir yakınma yokken aniden ortaya çıkar. Bu plağın zedelenmesi sonucu olarak orada hızla gelişen pıhtıdan kaynaklanır.


Kalp krizi, bütün ölümlerin yüzde 25'inden sorumludur, bu nedenle çok önemlidir.

Kalp krizi geçiren hastalarda en sık rastlanan bulgular aniden ortaya çıkan göğüste şiddetli ağrı, baskı, yanma, göğsün mengeneyle sıkışıyor gibi olması, göğüse çok büyük bir ağırlığın oturması, soğuk terleme, ölüm korkusu, mide bulantısı ve kusmadır. Bu yakınmaları yaşamaya başlayan kişilerin mutlaka en kısa zamanda hastaneye başvurmaları gerekmektedir. Çekilecek EKG'nin çok faydası olabilir.

Kalp krizinde erken müdahele çok önemlidir. Özellikle ilk 2 saatte yapılacak olan girişimler (pıhtı eritici tedavi, balon anjiyoplasti işlemi) çok önemli faydalar sağlamaktadır. 12 hatta 24 saate kadar uzayan vakalarda bile bu girişimler önemli olmakla beraber, ilk 2 saat çok önemlidir. Bu nedenle bahsedilen yakınmaları yaşayan kişilerin en kısa zamanda bu işlemleri yerine getirebilecek merkezlere ulaştırmaları çok önemlidir. Bu işlemler, özellikle erken tıkalı damarın açılması (primer PTCA) başta Memorial Hastanesi olmak üzere, Dr. Siyami Ersek Hastanesi, Koşuyolu Kalp H. Araştırma Hastanesi gibi devlet hastanelerimizde ve bazı diğer özel hastanelerde de (Florance Nightingale H., Alman H. gibi) uygulanmaktadır.

Ani gelişen kalp krizinden ölüm oranı en iyi şartlarda bile yüzde 10-15 civarındadır. Yani hastaneye erken başvurmak çok önemlidir!

Ani gelişebilecek kalp krizinden sakınabilmek amacıyla aşağıda sıraladığımız risk faktörlerinden en az 2 tanesine sahip kişilerin mutlaka kardiyoloğa başvurmasında fayda vardır.

- Erkek cinsiyet
• Erkek için 40 yaşın üstünde olmak, kadın için menopoza girmiş olmak
• Şeker hastalığı
• Yüksek tansiyon
• LDL- kolesterol yüksekliği ( > 130 mg/dl )
• HDL- kolesterol düşüklüğü ( < 40 mg/dl erkek için ; < 55 mg/dl kadıniçin)
• Sigara içimi
• Şişmanlık (obezite); VKİ > 35
• Ailenin erkeklerinde 55 yaş, kadınlarında 65 yaşın altında saptanmış kalp hastalığı
• Ürik asit yüksekliği, homosistein, Lp-a yüksekliği

Bize yazın!

E-mail Adresiniz:

 

Mesajınızın Konusu:

 

Mesajınız:

 
   

 

yimpassaglik.com sntasarim.com tarafından tasarlanmıştır. www.sntasarim.com | info@sntasarim.com